Şirketlerin Doğumundan Ölümüne Hukuki Yaşam Döngüsü

Bölümü Oynat
Yayın Sahibi
Vergi Öğreniyorum
Zaman Çizelgesi
00:10Giriş 00:25Açıklama 00:57Detay 01:14Sonuç

Her gün önünden geçtiğin o köşedeki kafeyi bir düşün ya da sabah kahvenin ilk yudumunu alırken haberlerde duyduğun o devasa şirket birleşmelerini veya yıllardır mahallenizde hizmet veren o küçük aile işletmesini falan düşün yani.

Hepsi dışarıdan bakıldığında şey gibi duruyor değil mi?

Sadece bir tabela, bina, logolar, işte telaşla çalışan insanlar.

Aynen, vitrin kısmı o.

Kesinlikle.

İş dünyasının görülen yüzü bu sadece.

Ancak o kapalı kapılar ardında, ticaretin o pırıltılı vitrinin çok daha derinlerinde bu şirketlerin her bir nefesini, her bir hareketini kontrol eden görünmez ve inanılmaz derecede sıkı bir kurallar ağı var.

Hem de ne sıkı.

Değil mi?

Bugünkü derinlemesine analizimizde işte tam olarak bunu, ticaret sicili müdürlüğüne ait o rehberleri, formları, sıkça sorulan soruları ve o kalın yasal mevzuatları masaya yatırıyoruz.

Hani dışarıdan bakıldığında devasa ve soğuk bir bürokrasi dağı gibi duruyor.

Bu bir gerçek.

Kesinlikle öyle duruyor.

Dilekçeler, noter onayları, sayısız kararlar, genel kurul tutanakları falan çoğu insan için bu detaylar sadece bir an önce halledilip çekmeceye atılması gereken sıkıcı prosedürler aslında.

Evrak işi işte deyip geçiliyor.

Aynen öyle.

Ancak bu belgelerin ardındaki sistematiğe baktığımızda Tıpkı canlı bir organizma gibi tüzel kişiliklerin de var olabilmeleri, çevrelerine uyum sağlayabilmeleri ve kriz anlarında hayatta kalabilmeleri için tasarlanmış kusursuz bir mekanizma görüyoruz.

İşin ilgi çekici tarafı da tam olarak bu aslında.

Amacımız o sıkıcı evrak yığınlarının bir şirketin biyolojik yaşam döngüsünü nasıl kodladığını ortaya çıkarmak.

Biz bugün bu belgelerin ardındaki mantığı o mekanizmanın dişlerini çözeceğiz.

En başa gidelim diyorum yani doğum anına.

Başlayalım.

Bir organizmanın harekete geçebilmesi için önce bir kimliğe ve kararları alacak bir sinir sistemine ihtiyacı vardır, değil mi?

İş dünyasında da bu, şirketin kuruluşu ve yetki dağılımı anlamına geliyor.

Tam olarak öyle.

Kaynakları incelerken, limited şirketlerin kuruluşuyla ilgili çok spesifik bir yasal zorunluluk dikkatimi çekti.

Hani diyelim ki üç arkadaş bir araya geldiniz ve bir limited şirket kuruyorsunuz.

Evet.

Şey diyemiyorsunuz, biz hepimiz eşitiz.

Kararları ortak alalım, kimse tek başına sınırsız yetkili olmasın.

Kanuna göre bu yasak.

Diyemezsiniz.

Kurallara göre ortaklardan en az birinin sınırsız yönetim ve temsil yetkisine sahip bir müdür olması şart.

Yani sistem sizden illa ki birini öne sürmenizi istiyor.

Aynen öyle.

Neden herkesin eşit olduğu tamamen yatay bir hiyerarşi kuramıyoruz ki?

Çünkü hukuk, günün sonunda muhatap alacağı, sorumluluğu üstlenecek somut bir beyin ister.

Bir muhatap arıyor yani devlet.

Kesinlikle.

Bu kural sistemin kilitlenmesini yani organizmanın tabiri caizse felç olmasını önlemek için var.

Düşünsene şirketin acil bir ödeme yapması gerekiyor.

Ya da resmi bir kuruma bir savunma verilecek falan.

Aynen.

Eğer her işlemde herkesin onayı gerekseydi veya kimse tam yetkili olmasaydı o şirket karar alamazdı, adım atamazdı.

Kilitlenip kalırdı her şey.

Tamamen kanun koyucu diyor ki kendi aranızda nasıl anlaşırsanız anlaşın ama dış dünyaya karşı, devlete karşı, alacaklılara karşı bana bir tam yetkili isim vereceksiniz.

Ticari hayatın akıcılığını sağlayan temel bir güvenlik sigortası bu o zaman.

Kesinlikle öyle.

Anlıyorum.

Yani bir direksiyon ve o direksiyonun başında da bir şoför olmak zorunda.

Ama burada asıl karmaşıklaşan nokta şeyde başlıyor, yetkileri sınırlandırmak istediğinizde.

O kısım biraz çetrefilli, evet.

Şirketi kurduk, işler büyüdü diyelim, artık 50 çalışanımız var.

Birilerine kısıtlı yetkiler vermek istiyoruz.

Mesela bir finans müdürü alacağız ve sadece banka işlemlerine baksın diyeceğiz.

Veya sadece İzmir şubesini yönetsin isteyeceğiz falan.

Aynen öyle.

Belgelerde gördüğüm kadarıyla istediğiniz kişiye kafanıza göre al şu kağıdı, sen artık banka işlerine bakıyorsun diyemiyorsunuz.

Hayır, o kadar basit değil.

İşlem aşırı katı.

Önce ana sözleşmenizde bu yetki devrini yapabileceğinize dair özel bir madde olacak.

Ardından bir iç yönerge hazırlamanız gerekiyor.

Doğru.

Ve işte işin en ilginç kısmı burası.

Bu iç yönergede görevler, tanımlar, harcama limitleri, yetki çerçeveleri falan satır satır yazılıyor.

Evet.

Ama asla o görevlere atanacak kişilerin isimleri yazılmıyor.

Yani finans müdürü 500 bin liraya kadar yetkilidir yazıyorsunuz ama bu kişi Ahmet’tir yazamıyorsunuz.

Kesinlikle yazamazsınız.

Yönergede isme özel hiçbir kural konulamaz.

Orada sadece görev ve makam tanımlanır, kişi değil.

Yani bunu bir bilgisayarın işletim sistemine benzetebiliriz o zaman.

Nasıl yani?

Şöyle.

Hani Ahmet’e admin yetkisi verelim demiyoruz.

Finans direktörü adında bir kullanıcı profili sanal bir rol yaratıp yetki sınırlarını o role çiziyoruz.

Çok doğru bir analoji.

Sonra Ahmet’i o role bir nevi bir USB kablosu gibi takıyoruz.

Ahmet işten çıkarsa Ayşe’yi aynı porta takıyoruz ve sistem çalışmaya devam ediyor.

Aynen öyle.

İsimler ise bu yönergeye atıl yapan bambaşka bir yönetim kurulu kararıyla sonradan atanıyor.

Sorum tam da burada aslında.

Neden doğrudan Ahmet şu işe yetkilidir deyip tek seferde işi bitirmek varken bu kadar aşırı şekilci, İki aşamalı bürokrasi yaratılmış.

Olayın temelinde şu yatıyor aslında, hukuk sadece o şirketi değil, şirketle iş yapan dışarıdaki üçüncü kişileri de korumak zorundadır.

Hani bankaları, tedarikçileri falan mı?

Evet.

Sen bir bankasın diyelim veya bir müşterisin.

Karşında devasa bir kurum var.

O şirketi temsilen biri gelip seninle milyon liralık bir sözleşme imzalayacak.

O kişinin gerçekten o imzayı atmaya yetkisi olup olmadığını nasıl bileceksin?

Ya yetkisi geçen ay elinden alındıysa ve senin haberin yoksa?

Sadece kart vizitine veya bana gösterdiği antetli bir kağıda bakarak bu riske giremem, doğru?

Kesinlikle giremezsin.

İşte ticaret sicilinde yayınlanan o iç yönerge şirketin adeta anayasasıdır ve herkesin erişimine açıktır.

Herkes girip bakabiliyor yani?

Aynen.

Üçüncü kişiler şeffaf bir şekilde hangi makamın neye etkisi olduğunu görürler oradan.

Anladım.

Peki isimlerin ayrı atanması?

Eksimlerin ayrı bir kararla atanması ise şirketlerin kurumsal hafızasını ve hızını korur.

Düşünsene her personel değiştiğinde şirketin anayasasını değiştirmek zorunda kaldığını.

Yeniden genel kurul topla, onayla falan.

Günlerce süren bürokratik işlemlere girmek demek bu.

Şirket kilitlenir.

Haklısın, iş yapılamaz hale gelir.

Bu sistemde çerçeve sabittir, tescillidir.

Sadece o çerçevenin içine dolduran aktörler değişir.

Ticai hayatın hem güvenli hem de hızlı akması için tasarlanmış çok zarif bir çözüm bu aslında.

Harika bir mekanizma gerçekten.

Organizmanın sinir sistemini kurduk, dış dünyayla güvenli bir şekilde iletişim kurmasını sağladık diyelim.

Peki bu şirket kuruldu, işler tıkırında gidiyor.

Ama piyasa şartları değiştiğinde ne olacak?

Evrim geçirmesi gerekecek.

Tıpkı doğadaki gibi, organizmanın çevreye uyum sağlaması gerekiyor.

Kaynaklardaki evrak setleri gösteriyor ki, şirketler tasfiye edilmeden, yani yasal olarak ölmeden, tamamen başka bir türe dönüşebiliyorlar.

Buna tür değiştirme diyoruz hukukta.

Yani bir limited şirket resmen kabuk değiştirip bir anonim şirkete dönüşebiliyor.

Varlık sona ermiyor, yeni bir kimlik numarası almıyor, sadece formu değişiyor.

Eski şirketin birebir devamı niteliğinde yoluna devam ediyor aynen.

Çok acayip.

Tamamen bir hukuki metamorfoz bu.

Öyle.

Ama tabii her evrim gibi bunun da çok katı kuralları var.

Şirketler istedikleri her forma rahatça giremezler.

İşte o kısımlar benim çok dikkatimi çekti okurken.

Doğadaki gibi burada da belirli bir yönelim var galiba.

Nasıl yani?

Örneğin, sermaye şirketleri yani limited veya anonim şirketler geriye doğru evrimleşip bir şahıs şirketine, mesela bir kollektif şirkete dönüşemezler.

Kanun buna izin vermiyor.

Buna doğrudan geçersiz tür değiştirme işlemi deniyor belgelerde.

Dahası borca batık, yani sermayesini kaybetmiş veya zaten tasfiye halindeki şirketlerde bu evrimi geçiremiyor.

Doğru.

Sanki hastalıklı veya ölmek üzere olan bir organizmanın evrim geçirmesine, kabuk değiştirmesine izin verilmiyor gibi bir durum var.

Bunun sebebi tür değiştirmenin alacaklılar için bir risk barındırma potansiyeli olması aslında.

Ne gibi bir risk?

Şöyle anlatayım, şahıs şirketlerinde ortakların tüm mal varlıklarıyla sınırsız sorumluluğu varken sermaye şirketlerinde sorumluluk sadece şirkete konulan sermayeyle sınırlıdır.

Yani limited şirkette evimi arabamı alamıyorlar.

Aynen öyle.

Sistemin amacı borçlu bir şirketin tür değiştirerek veya yapısını bozarak alacaklılarından kaçmasını engellemek.

Hukuki sorumluluklarını hafifletmesini veya karmaşıklaştırmasını istemiyorlar yani.

Kesinlikle.

Diyelim ki dev bir lojistik şirketin var, işler kötüye gidiyor ve borç gırtlakta.

Eyvah eyvah.

Şey diyemezsin, ben bu şirketin türünü değiştireyim de şu borç sarmalından bir sıyrılayım.

Yani sağlıklıysan, öz varlığın yerindeyse dönüşebilirsin.

Aynen.

Hastaysan önce iyileşmen gerekir.

Peki, tür değiştirmeyi anladım.

Ya organizma başka bir organizma yutmak isterse?

Yani birleşmeler?

O da çok sık karşılaştığımız bir durum.

Kaynaklarda kolaylaştırılmış usulde birleşme diye oldukça ilgimi çeken bir kavram var.

Eğer bir şirket diğer bir şirketin oy hakkı veren paylarının tamamına yani yüzde yüzüne zaten sahipse bürokrasi ciddi oranda azalıyor.

Çok daha hızlı ilerler süreç.

Normalde gereken o uzun birleşme raporları, belgeleri, ortakların incelemesine sunma süreçleri, genel kurul onayları falan hepsi ortadan kalkıyor.

Evet birçoğu devreden çıkar.

Hatta eğer %90’ını sahipse, o %10’luk azınlık pay sahiplerine nakdi bir karşılık, ki buna ayrılma akçesi diyorlar, bunu ödemek şartıyla yine bu kolaylaştırılmış usul uygulanabiliyor.

Bu tür birleşmelerde aynı sermaye, yani mal varlığı konulmasına ilişkin o ağır inceleme hükümleri de uygulanmıyor.

Mantıklı.

Çünkü ortada ikna edilmesi, detaylıca bilgilendirilmesi veya hesap verilmesi gereken farklı çıkar grupları kalmamış demektir.

Çatışan ortaklar yok yani.

Aynen.

Her şey zaten tek bir merkezin, tek bir iradenin kontrolünde.

Tamam.

Ama burada mantığıma oturmayan, itiraz edeceğin bir şey var.

Nedir?

Ben zaten o şirketin yüzde yüzüne sahibim diyelim.

Bir holdingim var ve yüzde yüz hissesi bana ait olan bir yemek siparişi uygulaması şirketim var.

Karar verici tek kişi benim.

Evet.

Uygulamayı holding bünyesine katmak, yani kendimle birleştirmek istiyorum.

Neden bunun için yasal bir metamorfoza, ticaret sicilinde tescile, gazetelerde ilana falan ihtiyaç duyayım?

Çok haklı bir soru.

Zaten benim olan bir şeyi kendime katıyorum.

Bu sadece sağ cebimdeki parayı çıkarıp sol cebime koymak değil mi?

Sicil müdürlüğü neden bu işe bu kadar karışıyor?

Pratikte bu çok yaygın bir anılgıdır aslında ve bizi hukukun en temel kavramlarından birine götürür.

Hangi kavrama?

Tüzel kişilik kavramının derinliğine.

Sen bir şirketin %100 hissesine, tüm paylarına sahip olabilirsin.

Ama hukuken sen ayrı bir varlıksın.

O %100’üne sahip olduğun şirket tamamen bağımsız, ayrı bir varlık.

Gerçekten mi?

İki farklı TC kimlik numarası olan iki farklı insan gibi düşün bunu.

Aaa yani sağ cep ve sol cep aynı cekete ait değil diyorsun.

Farklı ceketler var ortada.

Harika bir ifade, evet.

Kesinlikle farklı ceketler var.

Çok ilginç.

O yüzde yüz sahip olduğun yemek sipariş uygulamasının kendi alacaklıları var, banka kredileri var, imzaladığı kendi sözleşmeleri var.

Çalışanları var, vergisi var falan.

Aynen.

Senin holdinginin banka hesabıyla onun banka hesabı tamamen ayrı.

İşte birleşme işlemi sadece finansal bir aktarım, bir para transferi değildir.

İki farklı yasal kimliğin, iki farklı organizmanın tek bir bedende, tek bir hukuki varlıkta kaynaşmasıdır.

Yüzde yüz sahibi olsan bile, o yutulan, ortadan kaybolan şirketin alacaklılarının ve çalışanlarının haklarının yeni bedende de eksiksiz korunması gerekir.

Borçlar da yeni varlığa devrediliyor yani.

Kesinlikle.

Sicil müdürlüğünün devreye girmesinin yegane sebebi budur zaten.

Ortadan kaybolan o tüzel kişiliğin ardında hukuki bir kara delik bırakmamasını sağlamak.

Kime gideceğini bilemeyen mağdur olmuş insanlar olmasın diye.

Aynen öyle.

Gerçekten ufuk açıcı bu.

Görünmez o hukuki sınırların gerçek hayatta ne kadar keskin olduğunu çok iyi gösteriyor.

Organizmamız büyüdü, evrildi, belki başka şirketleri yuttu ama hayat her zaman güneşli değil tabii.

Değil maalesef.

Şirketlerin yaşamak için sürekli enerjiye, yani sermayeye, nakde ihtiyacı var.

Nakit biterse veya şirket zarar ederse hayatta kalmak için ne yapacaklar?

İşte orada kurallar devreye giriyor.

Kaynaklarda sermaye artırımı ve borca bataklıktan çıkışla ilgili kurallar hiç esnemiyor gördüğüm kadarıyla.

Asla esnemez.

Eğer bir şirket zarar nedeniyle sermayesini kaybettiyse, banka hesabın boşaldığı hadi biraz sermaye artırayım diyerek kolayca işin içinden çıkamıyor.

Çıkamaz.

Önce o zarar kadar sermayesini resmen azaltıp eş zamanlı olarak yeniden artırıma gidecek, Ya da artırılacak sermayenin en az yarısını daha tescil aşamasından önce nakit olarak ödeyecek.

Üstelik eski sermayenin de tamamen ödenmiş olması şart.

Yani sistem sana çok net bir şekilde, eski borcunu kapatmadan, dürüst ve temiz bir sayfa açmadan büyüyemezsin diyor resmen.

Yani hukukta buna sermayenin korunması ilkesi diyoruz hani.

Sermayenin korunması ilkesi?

Evet.

Sermaye bir şirketin sadece kendi parası değildir.

Aynı zamanda alacaklıların tek yasal güvencesidir.

Nasıl yani?

Şöyle düşün, içi boşaltılmış, bilançosunda devasal zararlar olan ama sadece kağıt üzerinde var olan sanal rakamlarla ticaret yapamazsınız.

Kimse sana güvenip mal vermez ki zaten.

Aynen.

Gerçek para, gerçek değer, gerçek bir taahhüt olmak zorundadır orada.

Ve o gerçek parayı bulmak için bazen yaratıcı olmanız gerekir.

Belgeler arasında okurken en çok şaşırdığım yer burası oldu aslında.

Hangi konu?

Ticari işletme rehni konusu.

Aaa evet, o çok kritik bir mekanizma.

Diyelim ki bir teknoloji startup’u kurdun, harika bir yapay zeka algoritması yazdın, patentini aldın, üretime geçmek için makineler kiraladın, ofisini de kiraldık.

Yani üzerine kayıtlı tek bir arsan, bina veya tarlam falan yok.

Klasik bir yeni nesil şirket durumu.

Gidip bankadan nakit kredi istediğinde banka haklı olarak diyecek ki, bana teminat göster.

Neyine gülenip para vereyim?

Haklı olarak, evet.

İşte burada mükemmel bir hayatta kalma mekanizması devreye giriyor.

Şirketler, ticari tünvanlarını, işletme adlarını, fabrikalarındaki makineleri ve hatta sınavi haklarını yani patentlerini, markalarını falan rehin göstererek kredi alabiliyorlar.

Ailen öyle.

Evini veya arsanı değil, ismini ve alet çantanı rehin bırakıyorsun.

Düşünsene, gayrimenkuller veya gemiler zaten bu kapsama girmiyor çünkü onların kendi ayrı sicilleri var bildiğim kadarıyla.

Çok doğru.

Bu mekanizma özellikle COBI’ler ve yeni nesil şirketler için kelimenin tam anlamıyla bir nefes borusudur diyebiliriz.

Değil mi?

Çünkü o şirketlerin en değerli varlıkları beton binalar falan değil, ürettikleri markalar, yazdıkları kodlar ve fabrikada işleyen makinalarıdır.

Fikri mülkiyetleri aslında.

Aynen.

Bu sayede fikri mülkiyetleri üzerinden finansmana rahatça erişebilirler.

Evet ama kaynaklardaki bir detay çok kafamı karıştırdı benim.

Neymiş o?

Mevzuata göre Eski Ticari İşletme Rehni Kanunu 2017’nin ilk gününde yürürlükten kalkmış.

Hmm, kalktı.

Yerine ticari işlemlerde taşınır rehni kanunu diye yeni bir şey gelmiş ve şu an Ticaret Sicili Müdürlüğü rehberlerinde çok net, böyle kalın harflerle yazılmış bir uyarı var.

O uyarıyı biliyorum, evet.

Diyor ki, müdürlüğümüz artık sadece 2017 öncesi yapılmış eski rehinlerin değiştirilmesi veya silinmesi işlemlerine bakmaktadır.

Yeni bir rehin oluşturulamaz.

Doğru.

Yeni rehin işlemleri için Rehinli Taşınır Sicili adında tamamen ayrı bir sistem kurulmuş.

Evet, tamamen ayrıldı o işler.

Yani şu an Ticaret Sicili’nin bu rehin bölümü 2017 öncesi imzalanmış sözleşmelerin banka borçları yavaş yavaş ödendikçe silindiği bir hukuki mezarlık gibi mi çalışıyor?

Biraz öyle denebilir.

O döneme ait dosyalar kapanana kadar bekliyorlar sadece.

Evet, tam olarak öyle.

Çünkü eski sistem ekonominin o baş döndürücü hızına ve modern ihtiyaçlara yetişemiyordu artık.

Çok mu yavaştı?

Hem de nasıl.

Eski kanunda bir işletmenin üzerinde rehin kurmak istediğinizde çoğu zaman işletmenin bütününü içindeki tüm teçhizatla birlikte rehin vermek gibi ağır ve hantal zorunluluklar vardı.

Bütün fabrikayı rehin veriyorsun yani bir kredi için.

Aynen.

Notere gideceksin, sicile geleceksin, uzun uzun listeler çıkarılacak falan filan.

Ekonomi inanılmaz hızlandı.

Hukuk da bu hıza ayak uydurmak zorundadır haliyle.

Yani yeni kurulan sistem bunu mu çözdü?

Kesinlikle.

Yeni kurulan rehinli taşınır sicili sisteme tamamen bu pratikliği sağlamayı amaçlıyor.

Artık sadece belli bir makineyi, tek bir cihazı ve hatta gelecekte doğacak bir alacağı bile elektronik ortamda çok daha kolay bir şekilde rehin verebiliyorsunuz.

Şahane bir şeymiş bu.

Bu değişim şirketlerin krediye ulaşımını gerçekten demokratikleştirdi.

Ticaret sicili ise geçmişin kayıtlarını güvenle tutarak o dönemin hukuki istikrarını sağlamaya devam ediyor.

Ta ki en son borç kapanıp dosya arşive kalkana kadar diyorsun.

Ta ki o zamana kadar, evet.

Ekonominin hızı demişken her hızın bir sonu var tabii.

Maalesef.

Organizmanın yaşam döngüsünde kaçınılmaz bir noktaya geldik.

Dördüncü ve son perde.

Bir şirketin ölümü.

En zor kısımlardan biri.

Tıpkı her canlı gibi şirketlerin de bir ömrü var sonuçta.

Ortaklar anlaşamayabilir, pazar tamamen değişebilir, teknolojiye yenik düşebilirler.

Veya sadece planladıkları o süreyi, ömürlerini tamamlarlar.

Aynen öyle.

Ancak iş dünyasında ölüm öyle aniden gerçekleşen bir kalp krizi gibi değil galiba.

Kaynaklardaki o tasfiye işlemleri kontrol listesine bakıyorum da….

Evet, epey uzundur o.

Aylarca, bazen yıllarca süren aşırı sıkı kurallara bağlı ve bir nevi uzun bir gün batımı süreci gibi bir şey bu.

Çünkü şirketin kapanması, faaliyetini durdurması sadece o şirketin ortaklarını ilgilendirmez.

Kimleri ilgilendirir ki başka?

Çevresindeki tüm ekosistemi.

Tedarikçileri, çalışanları, vergi dairesine, bankaları derinden etkiler.

Kesinlikle öyle.

Düşünsene, işleri yürütemedin, dükkanı kapatıp yeni bir hayata başlamak istiyorsun.

Şey diyemiyorsun, ben şirketi kapattım, tabelayı da indirdim.

Hadi bana eyvallah.

Yok, kesinlikle diyemezsin.

Yasal olarak tasfiye yani o liquidation sürecine girmek şart.

Önce tasfiye memurları atanıyor.

Kural çok net.

Bu memurlardan en az biri Türk vatandaşı olmak ve Türkiye’de ikamet etmek zorunda.

Çünkü yine muhatap arıyor devlet.

Sonra Ticaret Sicili gazetesinde alacaklara birer hafta arayla tam üç kez çağrı ilanı yapılıyor.

Ey ahali biz kapanıyoruz bizden alacağı olan varsa gelsin söylesin deniyor bir nevi.

Aynen herkese duyurulması lazım.

İşin daha da ağırı o yasal tasfiye süreci ki kanunen en az 6 aydır.

Evet 6 ay.

Ancak o 3.

Gazetenin yayınlanmasıyla işlemeye başlıyor.

6 Ay boyunca o yasal gölgeyle yaşamak zorundasın.

Ve bu süre içinde şirketin yegane bir amacı kalmıştır artık.

Elindeki mal varlığını demirbaşları nakde çevirmek, tespit edilen borçları ödemek ve eğer geriye bir para kalırsa bunu pay sahiplerine adil bir şekilde dağıtmak.

Başka hiçbir yeni ticari faaliyette bulunamaz, yeni ihalelere falan giremez.

İşte tam burada yine bir itirazım olacak benim.

Dinliyorum.

Belgelerdeki şu kuralı gördüğümde çok şaşırdım açıkçası.

Diyor ki, eğer tasfiye süreci altı aydan uzun sürerse, tasfiye sonuna kadar her yıl olağan genel kurullar yapılmaya devam edilmelidir.

Doğru.

Şirket fiilen ölmüş, kapısına kilit vurulmuş, tabelası inmiş, ortada ne bir üretim var ne bir satış.

Belki sadece eski bir masayı falan satmaya çalışıyorlar, o kadar.

Veya bir yerdeki alacağın tahsilini bekliyorlardır.

Ya evet, neden bu insanlar hala her yıl resmi olarak toplanıp, hazırın cetvelleri hazırlayıp, divan heyeti kurup olağan genel kurul yapmak zorundalar?

Kulağa garip geliyor tabii.

Bu resmen hayaletleri toplantı odasına çağırıp toplantı yapmak gibi bir şey.

Neden bu eziyet devam ediyor ki?

Görünüşte bürokratik bir eziyet gibi dursa da, hukukun mantığı açısından o toplantılar hayati derecede önemli aslında.

Neden?

Çünkü bu, sistemin en güçlü hesap verebilirlik mekanizmasıdır.

O toplantı odasındaki hayalet dediklerin, o süreçte artık sadece kendi paralarını yönetmiyorlar.

Kimin parasını yönetiyorlar?

Tasfiye halindeki bir şirketin mal varlığı öncelikle alacaklıların yani dışarıdaki insanların teminatıdır.

Tasfiye memurları dükkanın kalan mallarını satıp o borçları ödemekle yükümlüdür.

Aaa anladım.

O yüzden genel kurul her yıl toplanıp tasfiye memurlarına şu soruları sormak zorundadır.

Geçen yıl hangi malları ne kadara sattınız?

Hangi bankanın borcunu ödediniz?

Devam eden işçi davalarımız ne durumda?

Gerçekten hesap soruluyor yani.

Aynen öyle.

O yasal kalp atışı son borç ödenene, son varlık adil bir şekilde dağıtılana kadar ve şirketin adı sicilden tamamen kalıcı olarak silinene kadar atmaya devam etmek zorundadır.

Toplantı odasında atmaya devam edecek o kalp.

Kesinlikle.

Aksi takdirde kapalı kapılar ardında birilerinin hakkı yenebilir.

Hukuk kimsenin o karanlık tasfiye sürecinde mağdur edilmesine izin vermez.

Vay be, bu açıklamadan sonra taşlar tamamen yerine oturdu bende.

Şirketler gerçekten sadece kağıt üzerindeki kurgular veya isimlerden ibaret değilmiş.

Kesinlikle değiller.

Bugün neleri konuştuk, şöyle bir toparlayalım o zaman.

Tabii.

Sıkıcı sandığımız yasal mevzuatların, evrak listelerinin ve dilekçe örneklerinin aslında ekonomideki bu devasa canlıların DNA dizili mi olduğunu gördük seninle beraber.

Çok doğru bir özet oldu.

Nasıl doğduklarını, bir iç yönergeyle nasıl sinir sistemlerini oluşturup yetki dağıttıklarını, tür değiştirip birleşerek nasıl evrimleştiklerini anladık.

Zor zamanlarda ticari varlıklarını, patentlerini rehin vererek nasıl hayatta kaldıklarını ve nihayetinde o uzun meşakkatli tasfiye süreciyle nasıl yasal olarak bu dünyadan göçtüklerini, nasıl hesap verdiklerini inceledik.

Çok da güzel bir analiz oldu bence.

Bence de.

Artık mahallenizdeki bir limited şirketten kahve alırken veya haberlerde dev bir holdingin kendi iştirakini yuttuğunu falan duyduğunuzda arka planda tıkır tıkır işleyen o devasa biyolojik ve hukuki makineyi göreceksiniz.

Umarım öyledir.

Ticaret Sicili Müdürlüğü’nün o görünmez ellerinin o düzeni nasıl hassas bir şekilde sağladığını fark edeceksiniz.

Çünkü o belgeler dediğimiz gibi toplumdaki güvenin ve ekonomik istikrarın yazılı teminatlarıdır.

O zaman kapatmadan önce sizi şu fikirle baş başa bırakalım.

Kaynaklarda tasfiye kısmında çok kısa bahsedilen adeta satır arasına gizlenmiş imanılmaz çarpıcı bir karar başlığı var.

Hangisi o?

Tasfiyeden dönüş kararı.

Evet, o çok ilginçtir.

Düşünsenize, bir şirket tasfiyeye girmiş, demin konuştuğumuz o ölüm sürecini başlatmış, alacaklılara çağrı ilanlarını bile yapmış.

Ama eğer o şirketin mal varlıklarının dağıtımına henüz başlanmadıysa, ortaklar toplanıp tek bir genel kurul kararıyla, o tasfiyeden dönüş dilekçesiyle şirketi hayata, kelimenin tam anlamıyla ölümden geri döndürebiliyorlar.

Evet, süreç iptal ediliyor.

Organizma yeniden diriliyor.

Yani bu beni gerçekten çok düşündürdü.

Eğer hukuki bir varlık iflasın veya kapanmanın eşiğindeyken tek bir imzayla dirilebiliyorsa, bir şirketin canı gerçekte nerededir?

Çok derin bir soru bu.

Değil mi?

Ortakların banka hesabındaki parada mı, kurucularının devam etme iradesinde mi, yoksa sadece ve sadece ticaret sicilindeki o mühürlü kağıttaki mürekkepte mi?

Bunu bir düşünün.

Bu programdan daha fazlası

Subscribe

Bölüm 4